Düyaya atılmış halimiziın bir şeklide içine atıldığımız lisan, yani Turkiye’ye atıldığıma göre bu ülkede kullanılan dil; Türkçe.Tabi içine atıldığim dil benden evvel burdaydı, Türkçe benle doğmadı benden evvel vardı ve ben onun içine atıldım, hatta Türkçe’ye düştüm diyebilirim. İlk başlarda çok kolaydı dil, konuşmaya, ve dili öğrenmeye başladiğimda; su, at, top gibi masum ve saf başladim, tabi büyüdükçe dil o saflığını ve masumluğunu yitirdi ve “doğru”, “yanliş”, “yapılır”, “yapılmaz”, “olur”, “olmaz” gibi kavramlarla beni kullanmaya başladi, tabi yaşım büyüdükçe öğrendikçe ve öğretildikçe kavramlar iyice kompleksleştiler, ve bugün düşünürsem, ben nekadar dili kullandığımi söylersem söyleyeyim, dilin beni kullandiğından şüphem yok. Hatta beni yarattiğıda bir gerçek. Ben Türküm dediğim zaman bu dilin esiri olarak konuşuyorum, ve hür olarak seçtiğim hiç birşey yok. Yanliş anlamayın Türklüğümden şikayetim yok, sadece gördüğümü göstermeye çalişıyorum sözlerimle. Bu yöreler içinde geçerli. İstanbul’da konuşulan Türkçe’ye atılmış bir insanın içine düstüğü Türkçe, Doğu Anadoludaki ile aynı değil. Tabi İstanbul’lu ile Doğudan bir insanın arasındaki tek fark, dünyaya nerde atıldıkları, gerisi bu atılışı takip etmek zorunda.
Şu söylenebilir: Dil dışıinda bilebileceğim birşey yok. Ve dünyanın hangi diline atildiysam o dilin içinde yaşiyan kavramlarin esiriyim, hür olduğum söylenemez ve zaman içerisinde bu kavramlar bana tamamen “bu benim düşüncem” dedirtebiliyor. Yani ben dili değil, dil beni kullanıyor. Alman filozof diyorki “Dil benliğin evidir.”
Bunun mutlulukla olan ilişkisi nedir peki diyeceksiniz. Dilimizde yaşayan ve dikkat etmeden kullandığımız, yani içine düştüğümüz genel kavramlar var. “Kader,” “alın yazısı,” “inşallah” gibi. Birde dikkat etmeden söylediğimiz; “Bu yaştan sonra olmaz artık,” “ailemden geliyor,” “ben öyle şeyler yapamam.” Bunlar tabi örnekler. Konuştuğumuzda, bu lafları kullanıyormuşunuz gibi görünüyor ama, laflar bizleri kullanıyorlar. Önümüzde tamamen açık duran dünyamızı bu önemsemeden kullandığımız laflarla iyice küçültebiliyoruz ve yaratıcı gücümüzü teslim ediyoruz laflarımıza.
Mutlu olmak istiyorsanız laflarınızın üstüne çıkın onlara emir edin. Kulaklarınızın hakimi olun, duyduğunuz şeylere verdiğiniz anlamları bilin.
Bakın Kurt Vonnegut’un bir romanından, dilin içine düştüğünü nekadar güzel anlatıyor:
Doğmamışlar, daha çıtı çıkmayan, masum yokluklara sesleniyorum. Hayata dikkat edin. Ben hayata yakalandım, hayat oldum. Ben masum bir yokluktum, sonra bir delik açıldı; birden içeriye sesler ve ışık girdi. Konuşmalar anlatmaya başladılar herşeyi. Söylenenler tartışılamazmış. Dedilerki ben küçük bir oğlan çocuğuyum, dedilerki adım Rudolph Waltz, dedilerki sene 1932 ve burası Mıdland City, Ohio. Hiç susmuyorlar, hala konuşuyorlar. Senelerdir üst üste yığdılar lafları. Şimdi ne diyorlar biliyormusunuz? Yok efendim sene bin dokuzyüz seksen sekizmiş,……Yok ben elli yaşındaymışım………hep masal… hep masal.. hep masal…..



peki ya hayatında herşey yolunda gidiyorsa, küçük problemlerin dışında, büyük sorunların yoksa, bir çok insanın özendigi bir hayatı yaşıyorsan ama bunların yanında geçmişte yaşadıgın bir olay yüzünden içinde bulundugun anı yaşayamıyor ve mutlu olamıyorsan ne yapmalı. sürekli kafana bunu takıp çerendeki insanlarıda etkileyecek bir mutsuzluk halindeysen ne yapmalı.
okan yeni keşfettim bu siteyi tesadüf oldu ve tüm yazılarını okumadan çıkmayı istemiyorum lakin ygs öğrencisiyim en kısa zamanda döneceğim.
[...] DİLİ KULLANMAK, bu yazıdan çok etkilenmiştim, eski benliğimi kilitlediğim yerde ben bu laflara çok inanırdım, bu laflar olmadan düşüncemi savunacağım hiçbir şey kalmazdı, “Kader,” “alın yazısı,” “Bu yaştan sonra olmaz artık,” “ailemden geliyor,” “ben öyle şeyler yapamam.” v.s. şimdi bu kelimelerin saçmalık zırvası olduğunu biliyorum. Bir de Kurt Vonnegut’ten alıntı çok hoşuma gitti, kendim hakkında şunu düşünmüştüm, yüzlerce tedavi yöntemi, yüzlerce ayrı doktor, binlerce ayrı kafadan ayrı yapmam gerekenler, herkes bir şeyler anlattı durdu, herkes bir yerden düzeltmeye çalıştıkça daha da bozdu, hep masal…hep masal… [...]
Okan ;
Senin bu siteyi kurma sebebin ne? Gerçekten sadece onlara yardım mı? Yoksa kendi vicdanını rahatlatmak mı? Belki de sende yaşadın her türlü mutsuzluğu..Kendin aştın tüm bunları şimdide onların aşmasına yardım ediyorsun..tamam diyorsun ki mutsuzlukda mutlulukda insanın kendi elinden gelir..Mirkelamın şarkısını güzel yorumlamışsın ama diyorsun ki ^bir gün güneşe bakmadınmı, bir gün çamurda oynamadınmı, bir gün doya doya su içmedinmi?^
Belki bir gün yada iki gün bunları yaptı ama bu bir,iki gün Dünya'nın bu karamsar,kötülük dolu halini unutturabilir mi?Tamam Dünya'ya toz pembe bakmak iyidir eğer öyle olmazsa zaten insan aklını kaybedebilir
Ama bu bir,iki gün bazen mutluluğa yetmeyebilir..
Umarım sözlerimi yanlış anlamazsn fikrimi söylemek idtedim sadece .. Bu arada Aşk konusunda böyle mutsuz,umutsuz olan insanlar konusunda sana katılıyorum..Dediğin gibi aşk midede gaz gibidir yeteri kadar beklersen geçer
okan bey daha bügun keşfettim bu siteyi üçüncü dersim bitti.. şimdi üniversteye hazırlandığım için kendi dersime dönmem lazım. devam edeceğim okan bey saolun ya valla
şerife teşekkür ediyorum yazdığın için. Mutluluğu hep güzel duygularla dolu olmak diye tarif edersek… böyle insan yok dünyada… ama mutluluğu istediği an yaratabilen insan var. Umarım çalışırsın siteyi ve paylaşırsın.
kayra teşekkürler yazdığın için “armut elma oluncayı” bir okurumuz kullandı bende çok beğeniyorum onu hatta o başlıkla bir yazı bile var sitede. Yazıların “zorluğuna” gelince… pek söyliyecek lafım yok… hatırlatıyorum… “ne biçim milletiz” yazmışsın… millet yazmadı yazdığını sen yazdın… millet biziz
Umarım paylaşırsın siteyi… sorun olursa yaz lütfen.
eso teşekkürler gene. Beğenirsen okuduklarını paylaş lütfen. Sorun olursa yaz.
bende elimdekilerle onları güzelleştirerek mutlu olmak istiyorum ama bi türlü yapamıyorum yazılarınız çok gzl bana bikaç bişey kattı ben bişey sormak istiyorum peki siz herşeyde mutlu olmayı başarabiliyormusunuz